Tiyatro Oyunevi,
Nihat Genç'in hikayelerinden
Mahir Günşiray'ın oyunlaştırdığı, yönettiği ve oynadığı "Gavara" yı
sunar.
Ozan Emrah Aksoy'un canlı müzikleri eşliğinde,
Claude Leon'un dekoru, Yüksel Aymaz'ın ışığı ile Ayça Damgacı'nın çaylarıyla...
Edebiyat dünyamızın en aykırı yazarının benzersiz hikayeleri...
Nihat Genç ilk kez tiyatroda! Her gün bir başka yerde birdenbire ortaya çıkan
hikaye anlatıcısı, o güne değin yaşadığı ülkesinin hikayelerini, gözlemlerini
ve deneyimlerini oynayarak seyirciyle paylaşır.
Hikayeler, bu ülkenin erkekleri, gençleri ve çocuklarının sünnet, gerdek ve askerlik
kıskacı içinde yaşadıkları komik ve trajik olaylardan oluşur.
Seyirci hikaye anlatıcısıyla birlikte, bu ülkedeki ölümlerin, umutsuzluğun, aşkın
ve kendini ifade edebilmenin serüvenini yaşar.
Gavara projesi ile Tiyatro Oyunevi, bu topraklarda bir zamanlar çok yaygın olan,
ancak bugün kaybolmaya yüz tutmuş olan hikaye anlatıcılığı geleneğinin samimi
ve seyirci ile sıcak ilişkiler kurabilecek yanını yeniden ele almaya çalıştı.
Ayça- Hikaye anlatıcısı ve meddah, bu iki kavramı bazen birbirine eş kavramlar
olarak düşünebiliyoruz. Meddah dediğimizde bizim için daha çok ramazan eğlencelerinde
taklitler yapan, insanları eğlendiren bir oyuncu olduğu genel kanıdır. Hikaye
anlatıcısı dediğimizde pek taklitleri düşünmeyiz. İşin özünde hikaye anlatmak
aktarmak vardır. Bu iki farklı kavram hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gavara oyununun bu açıdan çok önemli bir değer taşıdığını düşünüyorum. Mesela
oyun mekanının bir kahvehanede olması, seyircilerle sıcak bir ilişki kurarak performe
edilmesi itibariyle de gelenekselden yararlanan bir arayışı var. Ama biz bunun
üzerine ne koyduk? Meddahlık ve hikaye anlatıcılığını nasıl formüle etmeye çalıştık?
Bu oyunu sahneleme sürecinde "hikaye anlatıcılığı" ya da "meddah" biçiminde bir
oyun mu yaratmaya çalıştık? Bunun üzerine konuşalım mı?
Mahir- "Gavara"nın hikaye anlatıcılığı tekniğinden yararlanarak yapılan bir iş
olduğunu söylemek daha doğru olur gibi geliyor. Dolayısıyla bir form olarak hikaye
anlatıcılığını ya da meddahı araştırmak, denemek; bunu çağımıza uygun olarak nasıl
yapabiliriz demek gibi bazı sorunlarımız olmadı. Bu tartışmaların tiyatro dünyamızda
epeyce yapıldığını sanıyorum. Böyle bir çalışma yaparken ben daha çok şuna bakıyorum:
bugün neden hikaye anlatmak istiyorum ve niye Nihat Genç? Sonra da tiyatro tarihini
unutarak şunu soruyorum; ben bunu nasıl oynayacağım? Oynarken birkaç katmanda
oyun kurmaya çalıştım: kahvehanedeki hikaye anlatıcısını oynadığım yerler, bu
anlatıcının kendi yaşamını anlattığı anlar, yaşamında karşısına çıkan diğer kişileri
anlattığı bölümler, bu kişileri oynadığı yerler, bu kişilerin ağzından anlattığı
hikayeler. Kimi zaman kendisinden, 'o' diye bahsediyor. Yani, hikaye anlatıcısı
anlattığı kişinin rolüne giriyor, anlattığı kişinin ağzından hikayeyi anlatmaya
devam ediyor.
Elif- Böylece çok boyutluluk ortaya çıkıyor hem dışarıdan bakan hem de içinde
olan. Bu da meddahta var olan bir şey. Klişe diye nitelendirebileceğimiz taklitler
üzerine kurulu formun dışına çıkıyor ve ortaya iyi bir tiyatro biçimi çıkmış oluyor.
Bence temelde en önemli olan şey merkezde oyuncunun olması, onun ardında canlandırdığı
kişiler.
Ayça- Oyunevi'nin son kertede, hikaye anlatıcılığı üzerine yoğunlaşan böyle bir
proje yapmış olması, yine içeriği çok kuvvetli metinleri paylaşmak konusunda bir
arayış içinde olduğunu gösteriyor. Seyirciye bunları iletirken de, gelin beraber
düşünelim, beraber hayal edelim, değerlendirelim diyen; boşluklar, düşünme payları
bırakan bir tavrı olduğunu düşünüyorum.
Elif- Ben Gavara'yı izledikten sonra, oyundan gerçekten altüst olmuş halde çıktım.
Ama sonra düşünüyorsun, oyuncunun performe ettiği hikayeler dışında ortada gerçek
bir durum var, bu ülkede böyle şaşırtıcı olaylar oluyor, bunlar yaşanıyor, hakikat
ile yüz yüzesiniz. Hem bir yandan hikaye anlatıcısının performansına hem de yaşadığımız
topraklardaki insanların yaşamlarına tanık oluyorsunuz.
Halil- Mekanın bir kahvehaneye dönüştürülmesi, hikayeler anlatan bir oyuncunun
olması belki geleneksel bir kültüre dayanıyor ancak yine de sahnelemede ve oyuncunun
oynama biçiminde eskilikten söz etmek mümkün değil. Bugüne ait olan bir tad var.
Ayça- İsterseniz, bu oyunu neden bir kahvehane projesi olarak düşündük ve hikayeler
neden kahvehanede anlatılıyor, bunun üzerine biraz konuşalım.
Mahir- Hikayeleri oynarken sahne düzeni, seyirci ve oyuncu yerleşimi hangi konumda
olmalı ki, sanki herkes her an kalkıp bir hikaye anlatabilsin. Yani oyun, hayatın
içine girebilsin ya da zaten içinde olduğu hissedilebilsin. Kahvehanelerdeki yakınlık,
sıcaklık bu proje için, oyuncu-seyirci ilişkisi açısından olumlu bir enerji paylaşımı
yaratabilirdi. Çok farklı ülkelerde insanları buluşturan, yakınlaştıran, söyleştiren
mekanlardan biri olan kahvehane, yüzyüze, beden bedene ilişki kurabileceğimiz
yegane yerlerden biri haline geldi. Gelişmiş teknoloji, iletişim araç gereçleri
ilişkilerin daha fazla kurulmasını sağlasa da, bu mesafeli bağ bizim doğrudan
bedenelerimizi değişime uğratan bir saldırı. Günümüz insanı hakiki ilişkiler kurmakta
zorlanır hale geldi. Bu durum en çok da en hakiki olunması gereken tiyatroyu zor
duruma düşürdü. Tiyatro, -elbette nasıl yapıldığına göre- diğer insanlarla birlikte
olduğun ve kendini kesinlikle unutamayacağın, hep kendini diğer insanlarla birlikte
yaşıyor gibi göreceğin bir mekan. Ama biz artık yaptığımız bütün işlerde ölüme
doğru koşuyoruz. Dolayısıyla tiyatroda var olmak oldukça zorlayıcı oluyor ve bir
kısım insan bundan kaçıyor. Tiyatronun, sadece tiyatro sanatının devamı için bir
mücadele vermesi dışında, teknolojinin insan bedenine yaptığı tahribata karşı
da oldukça politik bir eylem olarak sağlam durması gerekli. Dolayısıyla, bir kahvehanede
hikaye anlatarak mekanı kurmak, bir anlamda tiyatronun nasıl ele alınacağı ile
bağlantılı olarak da bizi çok ilgilendiriyor. Ama eskiden hikayeler kahvehanelerde
anlatıldığı için bu projemiz kahvehanede geçmiyor. Zaten burada gerçek bir kahvehane
kurmuyoruz. Masaların üzerindeki güllü muşambalar otantik bir hava yaratmak için
değil, aksine teatral bir noktadan ayrılmamamızı sağlamak için kullanıldı. İstiyordum
ki mekanımızı süsleyelim, sıcak ve tatlı bir ortam yaratalım. Claude da 'evet
süslemeliyiz, ama aynı zamanda süslememeliyiz' diyordu. Yani süsleme yapmak için
süslememek lazımdı. Bu çok önemli bir ayrım.
Claude- Bu oyunda dekor için şöyle bir zorluk vardı. Hem seyirciyle sıcak bir
ilişkiye girmek için bir kahvehane dekoru kurmak lazım, hem de adamın hikayelerindeki
sertliği vermek için bu sıcak dekor içine, sert ve kara mekanlar kurabilmek gerekiyordu.
Ve bu hiç kolay değildi... Çünkü ayrı mekanların içi içe olması lazım ama aynı
zamanda birbirini rahatsız etmemesi lazım. Hem de bu oyunda en sevdiğim şeylerden
biri, elbiseleri asmak için kullandığımız kancalar. Başta bu kancalara elbiseler
asılı ama oyun içinde onları kullandıktan sonra, çıplak kalan kancaları görüyoruz.
Bu oyun içinde gittikçe artan sertliği çok iyi gösteren bir şey.
Bir de şunu ayrıca söylemeliyiz ki: burası gerçek bir kahvehane değil. Buradaki
her şey kağıttan yapıldı. Duvara asılan süsler krepon kağıdından, iki saniye içinde
yapılmış ve asılmış gibi. Kahve ocağı da aynı şekilde. Her şeyde portatif bir
görünüm var.
Mahir- Evet bu yüzden sabahtan beri çay ocağını kurmaya çalışıyoruz. ( gülüşmeler
)
Elif- Sahne öyle tasarlanmış ki, sanki topluluk her an her yere gidip, orayı bir
çayhaneye dönüştürebilir.
Mahir- Zaten adam, yani hikaye anlatıcı, gelip giden bir figür. Belki işi budur;
ama belki de ilk ve son kez bu hikayeleri anlatıyor olabilir. Hatta kahveciyle
tezgah açmış bile olabilir. Yani kahveci de her an dekorlarını toparlayabilir
ve başka bir yerde kurabilir. Her ikisi de göç edebilen figürlerdir. Nihat Genç'in
oyunda kullanmayı çok istediğimiz ama sığdıramadığımız "İhtiyar Kemancı" hikayesinde,
ihtiyar kemancı bir mahalleye gider, orada oturup keman çalmaya başlar. Sonra
bir süre sonra yanında bir kadın belirir. İnsanlar onlar sever ve bir dolu yardım
yapmaya başlarlar. Fakat bakarsın aynı tezgah, oyun başka bir mahallede sahnelenir.
İhtiyar kemancı ve kadın mahalle mahalle dolaşıp bu oyunu sergilerler. Kahveci,
hikayeci ilişkisi ile Nihat Genç'in bu hikayesi arasında paralellikler kurmak
mümkün.
Elif- Özellikle kukla sahnesi çok etkileyici bölümlerden biriydi. Anlatılan bir
hikaye var ama anlatan kişi kukla. Anlatılan kişi de kukla. Neden geleneksel formlar
kayboluyor ya da Türk tiyatrosu açısından özgün bir form kurulamıyor diye soruyoruz.
Bu bana göre biçim ve özün birbirinden ayrı tutulmasından kaynaklanıyor. Mesela
bir oyunda bir tarafta dans var, peki niye var? Diğer tarafta çok harika dekorlar
var, niye konulmuş? Ve bir hikaye anlatılıyor. Bunların birbiriyle ilişkisi ne?
Ayça- Tiyatro Oyunevi ilk kez yerli bir yazarla çalışıyor ve yine ilk kez hikaye
anlatıcılığını deniyor. Oyunculuk açısından baktığımızda, ne tür zorluklar yaşandığını
konuşmak istiyorum biraz da.
Mahir- Benim zorlandığım noktalardan biri oyuncu katmanlarıydı. Mahir nerede?
Seyirci Mahir'i görecek mi? İkinci katmanda, oyuncu Mahir'i görecek mi? İçerisinde
hikaye anlatıcısını oynayan oyuncuyu görecek mi? Ve hikaye anlatıcısının anlattığı
hikayelerdeki o kişiyi görecek mi? Hikayelerdeki o kişiyi izlerken ne kadar hikaye
anlatıcısını görecek, ne kadar oyuncuyu görecek? Bunların ayrımlarını yapmak,
bunları ayrı birer katman olarak kurmak oldukça güç. Bu anlamda bazı hikayeler
bir tuzak teşkil ediyor. Mesela Çavuşlar hikayesinde gündelik konuma daha çok
düşüyordum. 'Stand up'çıların ya da kendilerine meddah diyen komedyenlerin yaptıkları
işlere yaklaşan bir yanı vardı. Diğer bölümlerde hikaye anlatıcısı çizgisini daha
rahat korudum.
Ayça- Bu oyunların, bu kadar kanlı canlı, hayatın içinden tiplerin hikayelerinin
kahvehanede oynanmasının bir sebebi de biraz bu değil mi? Oyunun provalarına başladığımızda
başka bir denememiz olmuştu. Bu adam yaşadığı döneme, ölümlere tanıklık eden bu
çağın ruhu, sesi olabilecek bir tragedya kahramanı gibi olamaz mı diye bir okuma
yapmıştık. Maçkalı Teresias'ın ağzından dinlediğimiz hikayeler olamaz mı diye
konuşuyorduk. Hakikaten bir dönemin, bir çok çağın sesi, kronolojisi itibariyle
de böyle bir şey çağrıştırıyordu. Ama pratik olarak böyle bir şeyin üzerine gidemedik
değil mi?
Mahir- Evet buna zorladık ama hikayelerdeki o sıcaklığı kaybetmeye başladık bu
sefer. Başka bir iş olmaya başladı ve o süreçte bundan vazgeçtik. Tabii amacımız
antik tiyatronun kahramanı ve çizgisi içinde bir trajik kahraman kurmak değildi.
Daha çok Koltes'in oyununda konuştuğumuz gibi, 'sen bir fahişeyi oynuyorsun ama,
sen o değilsin, fahişeler adına konuşuyorsun, fahişelerin tamamı sensin gibi bir
yapı kurabilmekti amacımız. Burada da hikaye anlatıcısı, özel olarak tanımlanabilen,
bu hikaye anlatıcısının şöyle bir karakteri vardır, böyle bir insandır dediğimiz
bir kişi değil. Bunların öneminin olmadığı, sorgulanmayacağı bir başka yapıdaki
kahraman. Kahraman derken, bütün çağa tanıklık etmiş kişi, bir figür. Yer yer
hayatın, yer yer ölümün sesi. Bir bilgeliğe ulaşmış bir hikaye anlatıcısı gibi.
O bilgeliğe ulaşıp da bilgiç olan değil. Ama bu fikir yürümedi. Çünkü Nihat'ın
hikayeleri, memleketimden insan hikayeleri gibi. İçinde çok sıcak, yaşayan şeyler
var. Hikayelerinde çok şaşırtıcı sıçramaları var. Bir hikaye nasıl başlıyor ve
nasıl bitiyor? Tıpkı bizim oyun gibi. Sünnet hikayesi gibi komik ve saçma bir
olayla başlıyor ama bir askerin cenazesine tanık olduğumuz Soğuk hikayesiyle bitiyor.
Yine tabii bu Nihat'dan çıkan bir şey, 'sünnet, gerdek, askerlik üçlemesi tabuları
yıkılmadan kimse erkek olduğunu iddia etmesin' diyor. Oyun da bir sünnet hikayesiyle
başlıyor, kız arkadaşıyla ilk deneyimi-bir yerde gerdek sayılır-, ardından bir
askerlik hikayesi ve ardından iş hayatına atılması, doktor olması. Tabular yıkılıyor
ama, yıkıldıktan sonra bir yere ait olma durumundan, tıp okuyup bir sağlık ocağına
doktor olarak atanmasından sonra, çevreye olan uyumsuzluğuyla birlikte bir kopuş
yaşayan bir insanla karşı karşıyayız. Oyunun başındaki adam, bu kopuşu yaşamış
kişidir. İftiranın sonundaki kişiyle biz oyuna başlıyoruz ki bu kahvehaneye gelen
hikaye anlatıcısıdır aslında. Gecekondularda, sessiz soğuklar içinde gecedeki
gaip sesleri dinleyen, gecekondulu çocukların hayatlarına tanık olan, camii avlusunda
bir askerin cenazesiyle karşılaşan oyunun en başındaki hikaye anlatıcısı. Ama
"Unutmak" oyununda yaptığımız gibi, seyirci isterse bu hikayeleri birbirinden
bağımsız hikayeler olarak algılayabilir. Oyundan sonra yaptığımız bir konuşmada,
iki çizgiyi de algılayan seyirciler olduğunu gördüm. Bir kesintisiz çizgi görüp,
'evet bu hikayelerdeki adam aynı adam' diyen ve 'hayır aynı adam değildi, başta
öyle hissetmiştim ama aynı adam değilmiş' diyenler oldu.
Claude- Ama belki Koltes'deki fahişe meselesini söylüyordun ya. Bu topraklarda
erkek olma durumunu anlatan bir yapı var. Bu kostümlerde de dikkat ettiğimiz bir
şeydi. Bir erkeğin hayatında giydiği kıyafetler ve kullandığı nesneler var ki
bu durumu çok iyi anlatıyor. Sünnet kostümü, asker kostümü gibi.
Mahir- Evet aslında bütün olay, bu ülkede, hangi yaşta olursa olsun bir erkeğin
çocukken, gençken, ergenlik çağında sonrasında ve bugün tanık olduğu, kendisinin
de içinde bulunduğu hayatta gördüğümüz bir erkek figürü. Sırtında o güne değin
yaşadığı ülkesinin ve kendi geçmişinin yükü: hikayeleri, gerçekleri, düşleri vardır.
Bunu paylaşmak ve temsil etmek yapabileceği yegane değerli şeydir.
Ayça- Benim için askerlik hikayeleri dinlemek zordur, sıkılıveririm, erkekler
içinse vazgeçemedikleri bir gelenektir. Genelde de erkekler, yaşadıkları zulmü
anlatır durur. Şöyle dayak vardı, şöyle kötü yemek, yataklar, banyolar şöyle feciydi.
Bunların çoğu gerçektir tabii. Ama Nihat'ın hikayesi benim dinlediğim en sıcak,
esprili ve içerikli askerlik hikayesi. Hikayedeki adam, kendisi da çokça dayak,
küfür yiyor. Ama oradaki ast-üst ilişkisini, dengeyi bozabilmek için çaba harcıyor.
Ama yaptığı her şey sanki boşa çıkıyor. Onlardan biri durumuna düşüyor. Çelişkiler
çok sıcak anlatılmış.
Mahir- Ayrıca benim için bu sahneyi oynamak en zoruydu, hayatımda askerlik hikayelerimi
kimseye anlatmadım ve askerlik hikayelerinden nefret ederim
Elif- Nihat Genç'in hikayelerinin en güzel yanı şimdiki zamanda geçmesi. Hikayelerde
şimdi ve burada hissini hiç kaybetmiyorsun.
Hakan- Aslında ben Çavuşlar 'ın hikaye anlatıcılığı açısından en doğru yorumlanan
bölüm olduğunu düşünüyorum. Bunun nedeni de senin oyuncu olarak derdini anlatma
aracı olarak kullandığın katmanların en kuvvetli noktada olması. Kahvehane insanların
resmi ya da gayri resmi bir arada olduğu, sosyalleştikleri bir ortam. Ya da hikaye
anlatıcıların döneme dair eleştirilerini kendince ifade edebildikleri bir ortam.
Özellikle seyircilerle birebir ilişki kurabilmek, ya da o gün seyircilerin de
kalkıp hikaye anlatabileceği bir mekan kurmak çok değerli. Çünkü artık günümüzde
İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde açılan kahvehaneler ya da yeni adıyla "kafeler"
insanların sosyalleşmeye çalıştığı yeni simulasyon odaları gibi, bu insanlar kahveye
gidip bunu yapmış gibi görünüyorlar, ama bence yapamıyorlar.
Mahir- Beni zorlayan şeylerden biri de taklit unsuru idi. Hikayelerde, Arnavut,
Mardinli, Erzurumlu gibi tiplerin olması bir şekilde onların aksanı ve şivesiyle
konuşmayı zorunlu hale getiriyor. Ancak ben, mükemmel bir taklit yerine, bu tiplerin
bendeki izlenimlerini oynamayı seçtim. Böylece kalıplaşmış bir tipi görmek yerine,
o kişinin ne dediğine ve hikayesine daha çok önem verebiliyorsunuz.
Claude- Hem de böyle yapıldığı için ben daha çok hissediyorum, bir hikaye anlatılıyor
ve bir zaman geçiyor. Bu şekilde yaşamla bir bağlantı kurulabilme olanağı ortaya
çıkıyor. Bir adamın hayatını anlatması gibi görülebilir ama; bir anlatıcı oyun
içinde nasıl 'yaş' alıyor bunu da görmemizi sağlıyor. Zaman geçiyor, bunu hissedebiliyoruz.
Yani zamanın oyuncunun üstünde nasıl bir katman getirdiğini görebiliyoruz. Başta
bir sünnet var çocuk halini görüyoruz ama daha sonra yaşadığı ölümlerle de birlikte
daha dışarıdan bakarak anlatıyor. Birebir taklit yapsaydı, bütün bunlar söz kalırdı.
Ali Ğ Taklit etmek konusunda şunu sormak istiyorum, mesela bir Kürt, Laz ya da
Azeri taklidi yapmak konusunda, ben bir eğer oyunda bir Kürt'ü ya da Azeri'yi
oynuyorsam, yine başka bir oyunda da mesele dört tipi birden oynuyorsam, biz buna
"bir oyunda rol yapmak" diyoruz. Peki şu anda bunları oynamaktan bahsederken,
neden taklit kelimesini kullanıyoruz, bunu anlayamıyorum, bunlar da oyunun içerisinde
birer rol değil mi?
Mahir- Önemli bir soru. Ama sanırım cevap da Ali'nin sorusunun altında yatıyor.
Yani samimiyet, hakiki olmak; oynamak ama taklide kaçmamak.
Ayça- Bu konuda benim için en ilginç bölümlerden biri "Kopça Hasan" hikayesi.
Orada hikaye anlatıcısı ve anlattığı kişi katmanlarında ilginç geçişler var. Hikayeyi
anlatırken sesinde Hasan'ın edası var, zaman zaman Hasan'ın ağzından konuşuyorsun.
Sonra Hasan Buket ismini aldığında, hikaye anlatıcı anlattığı kişiden yine "o"diye
bahsediyor bu sefer hem bedeninde hem de sesinde Buket'in hal-tavrı var. Bu, seyirlik
açıdan büyük bir zenginlik taşıyor benim için.
Banu- Oyunun bütününde benim en çok etkilendiğim bölüm kukla bölümüydü. Hatta
ağlayacak gibi oldum. Hatta ağladım. Bunun ne kadar doğru olup ne kadar olmadığını
bilemiyorum. Yani seyirci üzerinde böyle bir şey hedeflenmediğini anlıyorum ama
kukla bölümünü görünce ağlıyorum. Hikaye çok güçlü, kukla çok iyi oynatılıyor
ve duygulandırıyor. Bu etki hedeflendi mi? Öyleyse Tiyatro Oyunevi'nin buna yaklaşımı
nasıl?
Mahir- Tiyatroda duyguların yaşanması konuşulduğu anda aklıma Lorca'nın bu konu
üzerine olan düşünceleri gelir. "Tiyatro duyguların yaşandığı bir yerdir. Orada
insan ağlayabilir, gülebilir." Bizce bunun nasıl yapılacağı çok önemli. Seyircide
duygu uyandıracak şeylerin sergilenmesinin hiçbir sakıncası olmadığını düşünüyorum.
Tiyatro Oyunevi, belki bugüne değin sahnelediği oyunlarda seyircide ağlama duygusu
oluşturmadı. Bu özel bir seçim değildir. Oyunlar ne gerektiriyorsa onu yaptık.
Elif- Yöntem olarak kukla kullanılıyor. Benzetmeci bir şey değil, tam tersine
göstermeci bir şey yapılıyor. Eğer bu etkiliyorsa, bu hakikat dediğimiz şeyin
aktarılması başarılmış anlamına geliyor. Bu seyircinin burada izlediği şeyden
büyük bir haz duyduğu anlamına gelir. Bu gülerek de olur, ağlayarak da.
Banu- Bugün bu kahvede bu adam anlatıyor, yarın başka biri olabilir; ya da bugün
bunları anlatıyor ama yarın başka hikayeler anlatıyor olabilir dedin. Seyrettiğim
zaman da kafama takılmıştı neden hikayeleri anlatan birden fazla kişi yok? Daha
fazla anlatıcı olabilirdi belki.
Mahir- Öyle de olabilirdi tabii ki, ama bu yol seçildi. Daha önce birden çok kişiyle
Ğ7 oyuncuyla- bir tür hikaye anlatımını, Koltes'in "Ormanların Hemen Önündeki
Gece" sinde yapmaya çalıştık. O oyunda da bir kişi kendi hikayesini anlatıyor.
Biz, bu metin herkesin hikayesi olabilir diye düşündük ve metni parçaladık. Aynı
hikaye tam 7 ayrı karakterin hayatına giriverdi. "Gavara" oyununda aynı şeyi tekrarlamak
bir yarar sağlamayabilirdi. Kaldı ki burada bir erkeğin hikayesini kurmaya çalıştık.
Oyun başında gördüğümüz adam, İftira hikayesini yaşadıktan sonra geldiği noktadır.
Sünnet, gerdek, askerlik üçlemesi ardından, bir kuruma bağlı olarak çalıştığı
'hizmet' döneminde iftiraya uğramış; sonrasında hiçbir yere ait olmaksızın, kendisini
sadece bir hikaye anlatıcı ya da gözleyici, bakan, bunları kaydeden, unutmamaya
çalışan ve unutmadıklarını başkalarıyla paylaşan biri olmuştur. Böyle bir kurgu
düşündüğümüz için bir çok kişinin anlatması doğru olmazdı.
Claude- Oyunda çok sevdiğim bir şey var. Nihat Genç, yazarak söz alan birisi.
Söz almak gerçek anlamda risk almak demek. Bu oyunda söz alan kişi anlatıcı; ve
tabuları yıkmak için
söz alıyor gibi. Bir sürü şeyi sorgulamak için yapıyor. Riskli ve tehlikeli bir
durum var.
Elif- Bu oyun "unutmak" temasından sonra sanki "hatırlatmak" gibi oluyor.
Mahir- Oyuncu olarak unutmamaktan başka çare göremiyorum, oynadığım iki saatte
ne diyeceğimi yani.
Ayça- Herkese teşekkürler.